BORDANADAM

şol gökleri kaldıranın donatarak dolduranın ol!deyince olduranın doksan dokuz adı ile…

Archive for the ‘İHSAN OKTAY ANAR’ Category

İHSAN OKTAY ANAR’IN ŞİMDİYE KADAR YAYINLANMIŞ KİTAPLARI

Posted by BÖÖ Aralık 2, 2006

PUSLU KITALAR ATLASI

Yeniçeriler kapıyı zorlarken, Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu…
“Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam ersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar. Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, düşlediğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece, o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın, beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.”
Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları gerirdi: “Dünya bir düştür. Evet, dünya… Ah! Evet, dünya bir masaldır.”


KİTAP ÜL HİYEL

Lalezar Necep Bey’in, Kılıç Ali Paşa Camii muvakkitlerinden Kedigöz Beşir Dede’den naklettiği bir rivayete göre, Calüd, Gülhane Hatt-ı Humayunu’ndan bir yıl, Cüstinyani’nin Cadde-i Kebir’de Fransız Tiyatrosu’nu açmasından ise altı ay sonra, Diyarbekirli ikiz hiyelkârların da yardımıyla yeni bir devridaim makinesi yapmaya koyulmuştu. Artık otuz yaşını çoktan geride bıraktığı için, gücünü barındıran saçları ağarmaya yüz tutmuş, ancak Suvaş sefaretinin dükkanlarından birinde perükarlık yapan Angilidis Efendi’nin siyah saç boyaları imdadına yetişmişti. Kendini daha fazla yorup iktidarını israf etmek istemediğinden makinanın hesaplarını Samur ve Yağmur Çelebiler’e yaptırıyor, zavallılar adeta nefes bile alamadan çalışırlarken o gün boyu Galata balozlarını dolaşıp keyfine bakıyordu.
kitab-ül Hiyel, İhsan Oktay Anar’ın ikinci romanı. İlk kitap Puslu Kıtalar Atlası, “meraklısı”ndan olumlu tepkiler aldı. Benzer bir atmosferi yansıtan Kitab-ül Hiyel, Anar’ın çağdaş Türkçe edebiyatta özel bir yer edinmesine yardımcı olacak: “Kitabı basılanlar”a değil, “yazar”lara yakışan bir yer…

EFRASİYAP IN HİKAYELERİ

Cesaretini topladıktan sonra bu kitabı alıp inceleyen Aptülzeyyat, onun Dünya Tarihi adlı bir eser olduğunu gördü. Bir kitaptaki metafizik uykusundan uyanan hayalet, aynı uykuyu bir başka kitapta sürdürmeyi uygun görmüş olmalıydı. Atlattığı onca vartadan sonra harap ve bitap düşmüş olan Aptülzeyyat, o sıcak odada döşeğine kıvrılarak sızdığı vakit, rüyasında kendisini tıpkı o hayalet gibi Dünya Tarihi içinde, ama aç bir kitap kurdu olarak gördü. Daha ilk sayfanın üzerinde, iri puntolu, “yasak meyva” kelimesini ısırarak yemeye başladı. İkinci sayfada, “düşüşün azabı”nı tattı. “Mesih’in eti”ni yedi, “O’nun kanı”nın lezzetine vardı. “Veba”yı, “Savaşlar”ı, “Felaketler”i ve dahabir nicesini geçtikten sonra son sayfaya geldi. Bir sapiens olarak artık kozasını örebilirdi. Kozanın içindeki Minerva’nın karanlığında kurtuluşunu bekledi. Zaman geldiğinde, tattığı her güzellikle kanatları süslü bir kelebek olarak karanlıktan ışığa çıktı; artık cennete uçabilirdi.

AMAT

Kıyıda ise üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyon, o karanlıkta usturmaçalarını puta edip iskeleye palamar vermişti. Yelkenlerin sarılı olduğu serenler hisa edilmiş ve tez zamanda yola çıkacağını ilân için mizana direğine mavi bayrak çekilmişti. Esrarengiz adam, kalabalığı yarıp elinden tuttuğu İsrafil’le iskeleden gemiye doğru yürümeye başladı. Kalyonun
dikmesinin palangalarına asılan ve tıraka tutan gemicilere vardiyan, Yisa, sizi gidi sütü bozuk sünepeler! Yisa beraber! Varda ruhsuzlar! Varda! Bre aman! Laşka! Laşka!? diye feryat ediyor ve hurçların, sandıkların ve fıçıların ambarlara usûlünce istifine nezaret ediyordu. Güneşin doğmasına 7 saat kala esrarengiz adam, sürme iskeleden kalyonun çukur güvertesine çıkmak istedi. Fakat eline ne kadar asılırsa asılsın Eşek İsrâfil yerinden bir türlü kımıldamıyordu. O karanlıkta eline son bir kez daha asılıp gel ya mübarek diye nida eyledi. Bunun üzerine çocuk her nedense inat etmekten vazgeçti. Ne var ki, sürme iskelenin kayganlığından dolayı düşmemek için midir, İsrâfil’in kuşağına 40-50 yaşlarında, iri yapılı, sırma işlemeli siyah kaput giymiş biri yapışmıştı. İşte bu adam kuşağı bırakıp küpeşteye
tutundu ve güverteye ayak bastı. Bunun ilâhi düzenin bozulması demek olduğunu hiç kimse bilmeyecekti.

Posted in İHSAN OKTAY ANAR | 1 Comment »

EXİT

Posted by BÖÖ Aralık 1, 2006

GİRİŞ: Tekel Memuru Ali Selami’nin günah işlemesi

Bulgurcubaşı Kılbaz Regaip Efendi’nin Tezakirü’l-Mücrimin adlı eserinde anlatıldığına göre, Bomonti’deki Tekel Bira Fabrikası’nda 14. derecede genç bir memur olan Ali Selami, aslında dini bütün, apdestinde namazında, adamakıllı sofu bir zat idi. Öyle ki camilerin minarelerindeki müezzinlerden günde beş kere gelen çağrıların hiçbirine uymazlık etmez, bira fabrikasında bile olsa, seccadesini yere yayar, ve sünnetleriyle birlikte tekmilen namazlarını kılardı. Fakat bu adamın takdire en layık meziyeti bakir olmasıydı. Gerçekten de Ali Selami, uykusunda kendisini şeytanın aldattığı birkaç kez hariç, o güne kadar hiç boy abdesti almamıştı. Bekareti belki de onun en büyük hazinesiydi ve bu hazineyi müstakbel karısına saklıyordu. Değil zina ayıptır söylemesi, el ile istimna bile yapmamıştı. Ne var ki, bu tertemiz hayat uzun sürmeyecekti. Kılbaz Regaip Efendi’nin yazdıkları doğruysa, bir mübarek cuma günü, belki de koşuşturmayla geçen günün getirdiği yorgunluktan ötürü Ali Selami, akşam namazını kılarken daha ikinci rekatta secde ettiği vakit, gözkapakları ağırlaştı ve seccadenin üzerinde o vaziyette sızdı kaldı. İş bununla da bitmedi: Derin uykusunda rüya bile gördü. Rüyasında ak sakallı bir dede vardı. Ne var ki dedenin mukaddes bir zata benzediği pek söylenemezdi. Her şeyden önce üzerinde harmani, elinde asa ve ayaklarında demir çarıklar yoktu. Tam tersi, başındaki kasketi bitirimler gibi sağa yatırmış, ayağındaki çift renkli kunduraların da topuklarına basmıştı. Üstünde en adi kumaştan, lacivert üzerine beyaz çizgili, acemi bir terzi tarafından dikildiği hemen anlaşılan bir takım elbise vardı. Boynunda ise altın bir zincirin ucundaki, üzerinde Ayet el Kürsi yazılı yine altından bir levhacık göze çarpıyordu. Ayrıca, yeleğinin saat cebinden gümüş bir köstek sarkmaktaydı. İşte bu dede, kehribar tespihini şaklatmayı bırakıp cebinden çıkardığı paketten bir Birinci cıgarası alarak Zippo çakmağıyla yaktı. Dumanı ciğerlerine çektikten sonra Ali Selami’ye kayıtsızca, “Senin çekeceğin var!” dedi. Ali Selami ise korkuyla “Olamaz! Ben dini bütün biriyim. Bugüne kadar rekatlarca namaz kıldım, oruç tuttum, zekat verdim, kurban kestim. Çile çekmem için bir neden yok.” diye cevap verdi. İhtiyar sinsice sırıtırak ona, “Hayır! Çile çekmeyeceksin. Çekeceğin başka bir şey. Bu ne biliyor musun? Hadi sana söyleyeyim: 15 ile 16’nın toplamı ne ise onu çekeceksin. Hemen şimdi! Bu sana acı değil zevk verecek ve bu işi zevk için yapacaksın. İkinci olarak Ümraniye’deki çöplüğün yanındaki İhsan Efendi Camii’nde, temizlenip ardından da yatsı namazı kılacaksın. Sana düşen görev de budur!” dedi. Bu sözleri işitir işitmez Ali Selami uyanıverdi. Gördüğü rüyada muhakkak ki bir hayır vardı. Bu yüzden elinde bir kalıp sabunla helaya gidip el ile istimna eyledi ve günahkar oldu.

Tekel Memuru Ali Selami’nin cehenneme davet edilmesi

Yatsı namazına yetişmek için apar topar yola koyulan Ali Selami, uzun bir yürüyüşten sonra Ümraniye’deki çöplüğün bitişiğinde bulunan, tek minareli ve epeyce bakımsız görünüşlü İhsan Efendi Camii’ne ulaştı. Minarenin şerefesinde biri ezan okuyordu. Ali Selami karanlığa rağmen dikkatle bakınca, ezan okuyan kişinin aynı zamanda sigara içtiğini farketti. Bundan başka, adamın başında namaz takkesi yahut sarık değil, sadece bir kasket bulunduğunu hayal meyal seçti. Pabuçlarını çıkarıp camiye girdiğinde içerisinin bomboş olduğunu gördü. Değil cemaat, namaz kıldıracak bir imam bile yoktu. Fakat yine de o cünup haliyle de olsa yatsı namazını tek başına kılıp, sağındaki ve solundaki meleklere selam vererek görevini tamamladı ve ikinci kez günahkar oldu. Tam yerinden kalkıyordu ki bir el omzuna dokundu. Ali Selami dönüp baktığında bu şahsın rüyasına giren ihtiyar olduğunu gördü. Adam utanıp sıkılmadan bu mukaddes mekana siyah beyaz renkli ayakkabıları ile girmişti. Bu aksi ihtiyarın yüzünden şiddetli bir öfke okunuyordu. İhtiyar, Ali Selami’nin suratına bir tokat çarptıktan sonra ona, “Behey zındık! Artık cehennemliksin! Çünkü bir gecede iki günah işledin. Hem zevk için elinle istimna ettin, hem de yıkanıp arınmadan namaz kıldın” diye haykırdı. Zavallı Ali Selami ise, “Fakat bu günahları işlememi sen istedin. Ben de senin ak sakalına hürmeten dediklerini bir bir yerine getirdim” diye itiraz etti. Bunun üzerine dede, “Her gördüğün sakallıyı deden sanma! Sana yaptığım sadece bir sınavdı ve sen sınavda kaybettin. Artık cehenneme girmen gerekiyor” dedi. Derken, Ali Selami’yi bir düşüncedir aldı. Neden sonra kendini toparlayarak, “İyi, güzel ama cehenneme buradan nasıl gidebilirim? Ben senin gibi gayp âlemini bilmem. Bana yolu tarif et. Et ki işlediğim iki günahın ceremesini çekeyim” diye sordu. Bu sözleri duyunca dedenin yüzü yumuşadı ve, “Bir günahkar olarak artık cehenneme yakınsın. Bunun için camiden çıkman yeterli. Fakat sakın unutma. Cehenneme şimdiye kadar hiç canlı girmedi. Senin buradan çıkman öldüğün anlamına gelir” dedi gayp âlemine aşina olanlarda bile hayret uyandıracak şekilde silinip sönerek ortalıktan kayboldu.

ÇIKIŞ: Tekel Memuru Ali Selami’nin camiyi ve hayatı terk etmesi

İşlediği iki günah sebebiyle bir süre için için ağlayan Ali Selami, mendiliyle gözyaşlarını sildikten sonra cehenneme gitmek için yerinden doğruldu ve girdiği kapıya yöneldi. Fakat ne garip iştir ki koskoca kapı yerinde yoktu. Bunun üzerine, başka bir kapı olabileceği umuduyla kıble tarafına yöneldi ve biri sağda diğeri solda olan iki kapıyla karşılaştı. Birinin üzerinde ışıklı harflerle WC, diğerinin üzerindeyse EXIT yazıyordu. Ali Selami önce tuvalete girip içeride bir süre kaldı ve günahlarını üçe çıkardı. Ardından çıkışa yöneldi. Bu kapıdan geçmeden önce derin bir soluk alıp dışarı çıktı. Bu da onun son soluğu oldu.

İHSAN OKTAY ANAR

Posted in İHSAN OKTAY ANAR | Leave a Comment »

YENİÇERİLERE TAVSİYELER

Posted by BÖÖ Aralık 1, 2006

Devletlu, Azametlû, Kudretlû Padişah Efendimizin Ferman-ı Humayûnları gereği hazırlıkları başlayan Tırnava Seferi’nde, bazı müşküllere maruz kalmamasını dilediğim kapıkulu efradına tavisyelerim odur ki;

1. Önce silahını gözden geçir. Tüfenginin falya deliği çevresinde eğer ki bir çatlak varsa tetiği çektiğin anda silah, namlu dibinden patlar ve Allah korusun, yüzünü darmadağın eder.

2. Tüfengin fitiliyse, bu fitilin güherçilesinin iyi cins olması gerekir. Bunu ancak tadarak anlayabilirsin. Bundan baska, tüfenginin yılankavisinden geçirilirken fitilden güherçilenin pul pul dökülmemesi icap eder. Yoksa yılankavi, falya tavasına değdiğinde yemleme barutu ateş almaz.

3. İyi cins barut kullan. Tadıldığında barut, acı ve tuzlu ise kötü, dili ısırıp biraz da tatlı hissi veriyorsa iyidir. İyi barut bulmak istersen Kadıasker Mahallesi’nde, Şehzadebaşı’nın arkasındaki silahçılar çarşısında dükkan işleten Himmet Usta’ya git. “Beni Uzun İhsan gönderdi” de. Selamımı da söyle. Tezgah altından sana en iyi barutu verecektir.

4. Kılıncın keskin olmalı. Bazı yeniçeriler üçü beşi bir araya gelip yuvarlak bir kalıbın içine zift ve kum dökerek karıştırırlar ve tekerlek şeklindeki bu bileği taşını pedalla döndürüp kılıçlarını bilerler. Sen böyle yapma. Kılıncının keskin olmasını istiyorsan Malta taşından şaşma.

5. Eğer ki şu yeni icat çakmaklı tüfenklerden birini kullanıyorsan, horozun mengenesine sıkıştırılmış çakmak taşının falyaya çarptığında ara sıra kırılacağını bil. Bunun için yedek çakmak tasların yanında hazır olsun. Mengene paslanmış olmasın, yalama olmamasına da dikkat et.

6. Soğuk iklimde bir kâfiri katlettikten sonra, kılıncındaki kanı mutlaka sil ve ondan sonra kınına sok. Çünkü hava soğukken kan donar, kılınç da kınına yapışır. Böylece tehlikeli bir durumda ne kadar asılırsan asıl, kılıncını kınından çekemezsin.

7. En az 2 karış enindeki bir kuşağı beline 40 kere dola. Bu sayede göbek düşme illetinden korunursun. Ayrıca böbreklerini de üşütmezsin. Ayağına yemeni yerine çizme giy. Çünkü insan en başta ayaklarından üşütür.

Ey yeniçeri! Sana son tavsiyem, esame defterini veya ocaktaki kaydını bir başkasına devredip ocaktan ayrılman ve Galata’daki, Kefeli’nin meyhanesinde kafayı çekmendir. Çünkü en cilveli köçekler buradadır. Bunu yapacak kadar cesursan, bir o kadar da mutlu olacağını bil.

İHSAN OKTAY ANAR

Posted in İHSAN OKTAY ANAR | Leave a Comment »